Objektif Değil, Hislerle Dolu Bir Kadraj

Kaybolan Anların Kimyası: Piknik Sepetinden Hayata Bir Geçiş

O öğleden sonra İzmir’in o nemli, altın sarısı ışığı vardı ki, sanki zamanın kendisi bile bir kareye sığmaya çalışıyordu. Eski deri kaplı o piknik sepeti, benim için sadece öğle yemeği taşımaktan öteye geçiyordu. O sepet, çoğu zaman bilinçaltımın kaotik haritasını taşıyan bir kapsül gibiydi.

Herkes için basit bir öğle yemeği molası, benim için ise bütün o dağınık parçaların bir araya gelip anlamlı bir bütün oluşturma potansiyelini gözlemlediğim bir laboratuvardı. Yanımda olan nesneler: yarı dolu ekmek kırıntıları, aceleyle sarılmış yeşilliklerin hafif topraksı kokusu ve belki de arada düşüp kaybolan bir yaprak. Bir kısmı mükemmeliyetçi bir düzen içinde birbirini tamamlıyordu; diğer kısmı ise tam bir entropi örneğiydi.

İşte bu kaotik kompozisyon benim fotoğraf dilime tercüme edildiğinde, aslında hayatın kendisiyle kurduğum o gerilim dolu diyaloğa benziyor.

Dağınık Kompozisyonun Estetiği

Bir kareyi oluştururken hepimiz bir tür "iyi planlama" yürütürüz. Işık açısı, kompozisyon kuralı, netlik beklentisi… Bunlar bilinçli tercihlerdir. Ancak yaşam dediğimiz o büyük sahneye baktığımızda, çoğu zaman kusurlu, beklenmedik bir kesit yakaladığımızı fark ediyorum.

O piknik sepetindeki bu karşılaşma, benim için bir analojiydi: Beklentilerim ile Gerçeklik arasındaki o ince sınır.

Ekmekler, sanki hayatımızdaki farklı deneyimler gibiydi. Bazıları beklendiği gibi çıtır, doyurucu bir bütün sunarken; bazıları ise nemlenmiş, dağılmış ve kendi başına ayakta durma mücadelesi veren parçalardı. Onları zorla birleştirmeye çalışmak, sadece yapay bir gösteri olurdu.

Bu noktada devreye giren en önemli öğe, o beklenmedik karşılaşmadır. Örneğin, bir köşede uyuklayan ve üzerindeki tozla hayat bulmuş küçük bir yaprak... O yaprağın, bütün o organize olmuş malzemelerin yanındaki varlığı bile kendi başına bir hikaye anlatıyordu. Sanki bütün o aceleci planlar, bu küçük, dirençli detayın yanında ne kadar da naif kalıyordu.

Filtreler ve Gerçeklik Arasındaki Mesafe

Fotoğraf makinem, benim o anki filtrelerimle doldurduğum bir camdır. Belki de çoğu insan, hayatın o karmaşık ve bazen itici bulduğu bu "rastgeleliğini" sadece bir hata, çözülmesi gereken bir problem olarak görür. Onlar bütünlüğe ulaşılmayan o anlarda ısrar eder, düzeltmeye çalışır.

Fakat benim için bu dağınıklık, başlangıç noktasıdır. En derin duygular, en iyi kompozisyonlar genellikle bu "tutulmayan", aceleyle bir araya gelmiş gibi duran anlarda saklıdır. Oysa her şeyin mükemmel bir plan dahilinde ilerlemesi gerektiği yanılgısına kapılıyoruz.

Ve ben, o mükemmeliyeti aramaktan vazgeçip;ğınık olanın ritmini yakalamaya başladığımda, lensimin sunduğu kadrajların çok daha derin bir nefes aldığını hissediyorum. Acele etmemek, sadece beklemek değil; aynı zamanda o dağınıklığın kendi kendine organize olmasına izin vermek demekmiş. Ve bu, en zorlu ama en dürüst sanatsal eylemlerden biri.