Rastgeleliğin Kâbusu Yok, Sadece Derin Bir Nefes Alışverişi Var
Kamera merceği bazen bir bulutun altını görmek gibidir. Her şeyin bir sebebi vardır, diye düşünen o aceleci zihinler vardır. Her kareye, her ışık oyununa, her kompozisyona bilinçli bir niyet, bir deşifre edilmiş bir anlam yüklemek ister. Ve ben, bu büyük sabrın temsilcilerinden biri olarak, bazen o beklentinin ağırlığı altında ezilirim.
Bu serideki o yoğun uğraşlarımızda, hep bir düzen aradık. Tesadüflere anlam yükledik, kaosu bir senfoninin notasına çevirmeye çalıştık. Sanki doğanın bize sunduğu bu geniş, sınırsız kumaşın bir desenini bulmaya çalışıyorduk. Peki ya o günler? O anlar, o keskin, isimsiz kareler? Onların altında yatan bu zorunluluk duygusu, bu "her şeyin bir nedeni olmalı" ısrarı... Belki de en büyük yanılgı odur.
Mükemmel Çerçeveyi Aramanın Yorgunluğu
Fotoğrafçılık dediğimiz şey, çoğu zaman, bir buluşma eylemidir. Bir arayışın nihai hedefle buluşmasıdır. Ama hayat, o kadar net bir randevu defteri değildir. Hayat, daha çok deniz kenarındaki o sisli sabah gibidir; ne geleneğine ne de giteneğine tam olarak karar vermiş bir bekleme hali.
Benim için de bu durum bazen bir yorgunluk olarak kendini gösteriyor. Bir anlık biriken bu "rastgele" kareler, en çok beni düşündürenler oluyor. Onlarda ne bir kompozisyon kuralına uyum var, ne de ulaşılmaya çalışılmış bir duygu derinliği. Sadece var oluyorlar. Tıpkı vücudumuzu oluşturan hücreler gibi, var olurlar; bazen bilinçli bir ihtimam gerektirir, bazen de sadece vücudun doğal ritmidirler.
Bu beklenmedik gelen görüntüler, tıpkı bilinçaltımızın yüzeye sürüklendiği o anlar gibi. Gözün kaydırdığı bir manzara, arka pencereden sızan beklenmedik bir ışık huzmesi ya da sokakta koşuşturan bir kedinin ardından yakaladığım geçit. Bunları sanki bir sonraki romanın en kritik cümlesiymiş gibi analiz etmeye çalışıyorum. Oysa onlar, belki de sadece o anın ruh halimizin bir dışa vurumu.
Sessizliğin Dilini Öğrenmek
İşte bu noktada, "rastgelelik" kavramına farklı bir gözle bakmayı öğrenmek gerekiyor. Rastgelelik, bilinçli bir kayıp değildir. O, belki de yaratıcılığın dinlenme modudur. Her şeyi bir anlatıya zorlamak, o anki güzelliği bile bir sonraki büyük esere ulaşmak için bir basamak olarak görme ısrarıdır. Bu, bir tür aceleciliktir.
Bir de bunun gibi kareler oluyor. Onlara baktığımda ne "Aşkın kayboluşunu anlatıyor," ne de "Doğanın döngüsünü simgeliyor" diyebiliyorum. Ve bu sessizlik, benim için bir boşluk değil; aksine, en saf kabul. O kare, sadece orada olmanın kabulüdür. Bir sesin yükselmeden önceki o derin, gerilimli sessizlik gibidir.
Belki de bu seride aradığımız o nihai, büyük anlatı yoktur. Belki de fotoğraf makinemizin perdesi arkasında bizi bekleyen şey, her zaman çözülmesi gereken bir bilmece değil de, sadece derin bir nefes alıp, o anın kendisiyle vedalaşmayı öğrenmektir. Ve o veda, en görkemli ve aynı zamanda en sessiz törendir.