Yanlış Anladığım O Sabit Kareler
Bu kareyi ilk çektiğimde, sanki o anın ötesinde, çözülmeyi bekleyen bir bilinmezliğin dokusunu yakalamıştım. Herkes için öyleydi galiba. Bir anlık kesit, bir duygu patlaması ya da sadece gözün kaydettiği bir renk cümbüşü. Benim için ise öyle değildi. Benim için o kareler, sürekli bir diyalog kurulan sayfalardı; geçmişle, gelecekle, henüz var olmayan o mükemmel kompozisyonla.
Bir süre boyunca, fotoğrafın beni götürdüğü o bilinmeyen yere inanmıştım. Sanki her çekim, evrenin kaotik dansına yetişmeye çalışmak gibiydi. Bir arayış vardı o karelerin içinde, bu kesin benim içimde olan bir ritüeldi sanırım. Her filtreyi, her pozlamayı, her açıyı, o o anı yakalamak için bir uğraş olarak görüyordum. Bu uğraş, kaçınılmaz bir başarıya ulaşmanın yoluymuş gibi geliyordu. Her kare, benim fotoğrafik dilimin en saf, en doğru tercümesi olacaktı.
Fakat zamanla, o kutsal kitaba karşı duyduğum o aşırı ciddiyetin, belki de en büyük yanılgım olduğunu fark etmeye başladım.
Mükemmeliyet Baskısı ve Sessiz Direniş
Oysa fotoğraf, bir hedefi vurmak zorunda değil. O, bulunması gereken bir cevher değil; o, bulunmuş bir duygunun yankısı. O gün çektiğim, günlerdir üzerinde düşündüğüm o deniz fotoğrafı örneğini alalım. Saatlerce bekledim. Güneşin açısı, suyun yüzey gerilimi, gölgenin o kusursuz uzunluğu... Hepsi mükemmel bir bütün oluşturuyordu. Ve ben, o bütünün gelmesini beklerken, acele etmeden geçen binlerce ufak, geçici güzelliği göz ardı ediyordum.
Ben, o anın sabitlenmesi gerektiğini düşünmüştüm. Sanki fotoğraf makinesi, ruh halimi bir albüm sayfasına ölümsüzleştirme görevini üstlenmişti. Bu, hem teknik bir zorlama hem de büyük bir duygusal özeleştirdi.
Bu durumu fark ettiğimde hissettiğim, bir tür tatlı bir yıkım oldu. Sanki uzun süredir uğraştığım, kusursuz bir heykeli tamamlamaya çalışırken, aslında sadece çamurdan bir heykel ortaya çıkarıyormuşum gibi bir his. Oysa o çamur, doğanın en dürüst haliydi.
Kusurun Ritmini Kucaklamak
Şimdi anlıyorum ki, en iyi kareler, en çok direnç gösterdiğim kareler değilmiş. En doğru olanlar, benim mükemmeliyetçi zihnimi susturup, sadece olmasına izin verdiğim kareler. Kontrolü bırakmak. O titrek elin, o tereddütlü deklanşör sesinin kayda bıraktığı o küçük kusur bile, o kareye benim geçmişimden, o anki huzursuzluğumdan bir parça katıyor.
Fotoğraf, benim için bir varış noktası olmaktan çıkıp, bir yolculuk biçimine dönüştü. Ve bu yolculukta, bazen pusula bozuluyor, bazen de sadece ayak seslerime güvenmek gerekiyor. O zamanlar düşündüğüm gibi, bu kareler de birer bilirkişi raporu değil; onlar, ruhumun o günkü mevsimsel hallerine dair birer günlük girdisi. Ve bu günlükler, ne kadar da kaotik ve güzel.